Zeynep Ezgi ile Hayat.. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zeynep Ezgi ile Hayat.. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ekim 2014 Çarşamba

Sonbahar Ağacı







Zeynep'le geçen gün okuldan eve yürüyerek dönerken yerde dökülen ağaç yapraklarını toplamadan edemedik :) Eve gelince bu yapraklardan kendi sonbahar ağacımızı yapalım dedik ve başladık çalışmaya..

Önce bir karton buldum ve ağacın gözdesini çizerek kestim. Sonra bu ağacı boyayalım dedik. Baktık ki kahverengi boyamız tüm ağacı boyamaya yetmeyecek, kahverengi kağıdımızı ağaca göre kesip yapıştırdık. Ağacın gövdesinin dik durmasını sağlaması için ufak bir karton daha kesip ağaca geçirdik. Geriye yaprakları yerlerştirmek kaldı :) Yapılış aşamaları aşağıda..



Biraz fazla yaprak toplamışız, bitiremedik topladığımız yaprakları :) Onları ne yapalım diye düşünürken bir den yaprak ailesi çıktı ortaya :)




Sonrada bir güzel onları konuşturdu Zeynep... Çok zevkli bir etkinlik oldu bizim için... Belki sizde yapmak istersiniz :)




Keyifli günler...

2 Ekim 2014 Perşembe

Hadi hayvanat bahçesi yapalım





Zeynep Ezgi ile oynarken birden aklıma gelen bir oyundu. Aslında denge tahtalarıyla oynuyorduk,  Zeynep Ezgi de dominoya çevirmek istedi oyunu. Tüm tahtaları bir parmak arayla dik bir şekilde şekil çizerek diziyoruz. Sonra en baştaki tahtayı Zeynep ittiriyor ve domino harekete geçiyor tüm tahtalar birer birer devriliyor. Zeynep çok seviyor ama ben her seferinde tahta dizmekten sıkılınca birden böyle bir şey çıktı ortaya...

Evdeki oyuncakları kullanarak sizde bu şekilde oyun kurabilirsiniz çocuklara... Hem hayvanların isimlerini hemde seslerini öğretebilirsiniz. Hayvanat bahçenize küçük karakterler koyup, onları hayvanat bahçenize ziyaretçi gelmiş gibi konuşturabilir ve hayal dünyanızı geliştirebilirsiniz.


Oyun dolu mutlu günler... :)



29 Eylül 2014 Pazartesi

Araştırmacı Anne







Bu ara bir hayli yoğun geçiyor günlerim. Zeynep'in veli toplantısı, kışa hazırlık ve bayram alışverişi, rutin ev işleri, Zeynep'e ilgi ve sevgi saatleri derken ne kadar yorulduğumu akşam olunca uykumun erkenden gelmesi ile anlıyorum :)

Bir de yoğunluğumuzu arttıran hastalık durumu söz konusu... Havaların soğumasıyla birlikte hastalanmaya başlayan Zeynep Ezgi'yle doktor maceralarımız bu yıl da devam edecek gibi... Zeynep Ezgi'nin bebekliğinden beri düzenli olarak gittiğimiz doktorumuz maalesef bir yıldır mesleği bıraktı. Biz de onun gibisini henüz bulamadık. Şuan gittiğimiz doktor pek güven vermiyor. Güvendiğin bir doktorun varsa başka bir doktora alışmak çok zor oluyormuş.

Hiperaktivite ile ilgili araştırmalarımız halen devam etmekte. Henüz hangi yöntemi seçeceğimize karar veremedik. Bu konu hakkında fikir almak için kitabını okuduğum Prof.Dr. Eyüp Sabri Ercan 'a ve Dr.İbrahim Bilgen'e mail attım ama 2-3 haftadır tarafıma bir dönüş gerçekleşmedi. Sanırım sitelerinde yazan "Her türlü soru, görüş ya da öneriniz için bize e-posta göndermek konusunda çekinmeyin!" ibaresi öylesine yazılmış bir ibareden başka bir şey değil...

En son ki Marmara Üniversitesi maceramızdan sonra bir prof. dr. bulduk, muayeneye gittik. Zeynep'e ilaç verdi. Bende ilaç vermek istemediğimi söylediğimde o zaman benimle bir işiniz yok dedi. Tavsiye edebileceğim bir psikolog var onunla devam edebilirsiniz dedi. Ancak ne kadar etkili olunur bu durum için bilemem dedi.

Gittiğim doktor ve aradığım, soru sorabildiğim psikologlar, psikiyatristlerden anladığım kadarı ile bu konuda doktorların hepsi genel bir kanıda değil. Bu konuda gittiğin kim olursa olsun, ister meşhur ister değil, psikiyatrist ise ilaç veriyor, psikolog ise ilaç verme terapi yapalım diyor. Önce onların bir çizgide toplanmaları gerekiyor. Yani bu bilim ise göreceli bir kavram olamamalı değil mi ama?

Bu konuda araştırmalarım devam ediyor ve bu ara araştırmam gereken şeyler listesi hiç bitmiyor ne hikmetse... Çok araştırmacı gördüm kendimi :)

Bir de araştırmam gereken tuvalet eğitimi mevzusu var ona başka bir zaman değinirim. Çünkü yine çok uykum geldi :) İyi geceler...


24 Eylül 2014 Çarşamba

Zeynep Ezgi'nin isteği üzere marakas yaptık :)









Bugün okulda büyüklerin sınıfında karton bardaktan marakas yapmışlar. Zeynep Ezgi de illa bende yapmak istiyorum deyince " Madem istiyorsun hadi  bakalım, iş başına... " dedim.Geçen doğum gününden evde son iki tane karton bardak kalmış, tam denk geldi. :) Çok basit olduğundan çabucak yaptık. Geriye eğlenmek kaldı :)

Malzemeler :

İki adet karton bardak
Bant
Makas
Bardağın içine koyabileceğiniz küçük şeyler ( Ben mısırımı feda ettim :) )

Resimde ki gibi bardağın birinin içine mısırları koyduk. Diğer bardağı da üstüne kapatıp, ortadan bantladık. İşte marakasımız hazır. Sıra geldi şarkı söyleyip, eğlenmeye diyeceğim ama şuan çok acıkmış bir yavru kurt misali yemek istediği için anne iş başına :) Keyifli günler...


22 Eylül 2014 Pazartesi

Kayıp zaman dilimimiz...









Aslında bugün etkinlik günüydü ama ben dertleşme günü ilan ediyorum bu günü :)

Bu aralar sormayın halimizi... Zeynep mi ters, yoksa ben mi bilmiyorum ama frekanslar bir türlü tutmuyor. Birkaç gündür hiç adeti olmayan bir saatte (Benim tabirimle kargaların yemediği saatler 7:00 - 7:30 arası ) kalkmaya başladı ve bu hiç hoşuma gitmiyor. Kış saatine geçtik mübarek. Zaman ayarlarımız şaştı :) Hadi uyandı diyelim daha yataktan kalkmadan benim odaya bağırıp “Anne kalk, karnım acıktı!” der mi insan yahu? Hele bir günaydınlaşalım, öpüşelim, yüzümüzü yıkayalım da kendimize gelelim değil mi ama? Bir de hala kendini kaldıramayıp rüya alemine gidesi olan bendeniz hala kalkmamakta ısrar ederse, bizim bızdığın ses düzeyi ve asabiyeti sen kalkana kadar düzenli olarak artış göstermekte... Komşular olmasa çok da tın diyeceğim ama sırf onları uyandırmasın diye apar topar fırlıyorum yataktan.Çok da değil daha bir hafta öncesine kadar kalkar odama gelir, sarılır, öper, hadi kalkalım derdi. :( Bazen ayarlar şaşıyor böyle işte... Fabrika ayarlarına geri dön bızdığım :)

Alelacele kahvaltısını hazırlıyorum. Çok acıktı ya bızdık, çabuk olmak lazım. Aynı anda kahvaltıya oturuyoruz. Ben kahvaltımı bitiriyorum, internette dolaşıyorum, kahvaltıyı topluyorum hala bizimki bitirmiyor kahvaltısını... Öyle tabağını ağzına kadar dolduran annelerden de değilimdir. Sürekli söylene söylene belli bir noktaya geliyor yemek ama bende belli bir noktaya geliyorum o sırada :) Beklemekten nefret ederim. Zeynep'ten önce kimseyi bekletmez, gideceğim yere de önceden giderdim. Şimdi hiç zamanında bir yere yetişemiyorum ve çocuklu hayat sürekli beklemeyi gerektiriyor maalesef...

Bir gün 1,5-2 yaşlarında karnım acıktı demişti. Bende yemeğini pişiriyorum. Küçük hanım bekeleyememiş gitmiş mutfak kapısında asılı duran ekmek poşetini delmiş, içinden ekmek almış çiğniyor. “Kız ne var senin ağzında?” dedim can havliyle. Bir de baktım ki ağzında ekmek, poşette minik mir delik... Dedim o zaman “Sen aç kalmazsın kızım” :) Böyle bir çocuk büyütünce insan, şuan ki haline şaşırıyor. Ne zaman kendi yemeğini kendin ye boyutuna geçtik yemekler bitmez oldu. O şip şak ağzındakileri çiğneyip yutan, ardından bir daha deyip yine açan çocuk gitti; yemeğini mıy mıy çiğneyip ağzında tutan bir çocuk geldi. Her ne kadar onun yiyebileceği kadar koysam da baktım ki uzatıyor bende “Doydun mu?” diye soruyorum. Zeynep de “Evet” diyor gözleri açılarak. Fırsatını buldun mu kaç tabii :) Hadi kalk bakalım diyorum. Doyduğuna ikna olmayarak... Akşamları da aynısını yapıyor. Sonra da açlıktan sabah erken uyanıyor. Anlamadığım madem bu kadar açlıktan öldün, uykundan uyandın, peki niye kahvaltıya saldırmıyorsun? “Kınama, kınadığın başına gelir.” derler ya bir bildikleri var bu eskilerin valla...


Genelde yemek sorunu olan, çocuğu hiç bir şey yemeyen anneler çocuğunu yemek yeme alışkanlığı kazansın diye yuvaya verir. Bizimkinde de tam tersi oldu. Yine her şeyi yiyor çok şükür de kaplumbağa hızıyla işte... Bu dert her anne de var dediğinizi duyar gibiyim. Benim çevremdeki yemeyen çocuklar hep öyleymişler. Bizim bızdık gibi katı gıdalara geçince ultra hızda yemeklerini yutan ancak kendi yemeye başlayınca ultra yavaş yemeklerini yutan ve bunu düzeltmiş bir anne var mı acaba? Zeynep Ezgi'min bir an evvel eski hızına kavuşması dileğiyle...


12 Eylül 2014 Cuma

Minik Bir Ezgiyi Duymak...






   
Kızımla kavuşmamıza yaklaştıkça heyecanım giderek yükseliyordu. “Nasıl bir doğum olacak?”, “Ya gece sancı gelirse yetişebilir miyim?”, “Neye benziyor acaba?”, “Saçlı mı doğacak saçsız mı?”, “Yanıma alacağım çantaya ne koyacağım?” , “Ne zaman alışverişe çıkmalıyım?”, “Hangi biberonu tercih etmeliyim?”, “Nasıl bir bebek odası takımı almalıyım?” ve daha bir sürü deli saçması soru kafamda dönüp dolaşıyor. Ben bunlarla uğraşırken son haftaya girmiş bulunuyoruz.

Çantam her ihtimale karşı kapının önünde hazır bekliyor. Oda takımı bir sürü tartışmaya rağmen annenin zaferi ile alındı .Bebeğimizin ismine bir türlü karar veremiyoruz. Doğana kadar da karar veremedik zaten...  

Doğumdan bir önceki doktor muayenesinde doktorum suyumun azaldığını, bunun önemli bir şey olduğunu iki gün sonra kontrole tekrar gelmem gerektiğini söyledi. Bu iki gün boyunca sürekli bebeğin hareketlerini kontrol etmemi, uzun süre bebek hareketsiz kalırsa hemen hastaneye gelmemi de ekledi. İki gün sonra geldiğimde su seviyesi bu seyirde azalmaya devam etmişse o gün sezaryenle alması gerektiğini söyleyerek, hazırlıklı gelmemi istedi....

Önümde bana sonsuzluk gibi gelen iki gün... Her saniye tetikte bir anne... Sahip olduğum bir şeyi bir kere daha kaybetme riskiyle yüz yüze gelen anne...

Eve gelir gelmez suyun azalması ile ilgili internetten araştırma yaptım. Bu bizim daha da telaşlanmamızı sağladı. Derken iki günü öyle veya böyle geçirdik. Eşyalarımızı aldık ve hastaneye vardık. Doktorun odasına girmek için beklerken, meraktan ruhumu teslim ediyordum. İçeri girdik. Doktorum muayenede bu iki gün boyunca suyumda bir azalma olmadığını, istersek bebeği sezaryenle doğurtabileceğini veya iki gün daha bekleyip tekrar gelebileceğimi söyledi. Bu iki gün içinde bebeğin iyi olacağına dair bir garanti veremeyeceğini de ekledi. Kendini dinlemekle geçecek iki gün daha... İlk bebeğini düşük yapan bir anne için verilmesi ne zor bir karar... Biraz düşündüm ve “Bu şekilde iki gün daha geçiremeyeceğim. Normal doğumu çok istiyorum evet ama sırf normal doğum istiyorum diye kendimi ve bebeğimi riske atamam. Sezaryen olsun, aklım kalacağına kollarımın arasında olsun.” dedim. Derken hazırlıklar başladı. Yatış işlemleri, ameliyathane saatinin ayarlanması,anestezi doktorunun ne uygulayacağına (Ben epidural tercih ettim.Tavsiye ederim.) karar verilmesi, odaya yerleşme derken öğlen oldu. O kadar heyecan var ki aklınız duruyor resmen. Tek odaklandığınız doğum ve bebek. Etrafınızda olanlar,söylenenler hiç birini gerçekten dinlemiyorsunuz. Hamileliğim boyunca doğumda yapacağım duaları düşündüm. Öyle ya doğum esnasında annenin yaptığı tüm dualar kabul olur derler. Bense nutkum tutulmuş gibi sadece besmele çektim. Hiç biri aklıma gelmedi. O derece heyecanlı bir şey yani... Biraz da itiraf etmeliyim ki ürkütücü. Ama bu doğumla alakalı değil ameliyathane masasıyla alakalı. Bir de dışarıda ki herkesle bağlantının koptuğu kapının kapandığı anla alakalı.. Anestezi doktoru epidurali taktı. Sonra doktorum geldi.

İşte başlıyoruz... İlk olarak anestezinin etkili olup olmadığını kontrol ettiler. Sonra doktorum “İki dakikaya kucağında” dedi. Ben tam da “Nasıl yani bu kadar çabuk mu?” diye düşünürken... Onu duydum... Ezgimi... Daha kendisini görmeden bile sesi bu kadar mı güzel gelir kulağa ? Tiz bir ağlama sesi... Gözlerim her yerde onu arıyordu. Yandaki masaya alıp üstünü örtüyorlardı ve onu sarıp başımın tam yanıma koydular. Ağlaması sustu... Deli gibi ağlıyordum. Gözyaşlarım bir türlü bitmek bilmiyordu. Öyle bir duygu seli ki anlatamam. Merak, endişe, korku, stres, heyecan, sevinç, maneviyat... Hepsini bir arada yaşayabileceğim başka bir an yaşamamıştım. Onu alıp götürmeleri gerektiğini, odaya çıktığımda onu getireceklerini söylediler. Bu seferde özlemi ve acıyı yaşadım. Daha kollarıma bile alamamışken onu benden alıp götürmeleri içimi acıttı. Yanı başımdan aldıklarında yine ağlamaya başladı.Artık ağlamam hiç durmuyordu. Bir an önce bende arkasından gitmeliydim. Neyse ki doktorumun eli çabuktu. Odaya geldiğimde onu göremedim. Yıkadıklarını birazdan geleceğini söylediler. Annem dedi ki yıkarken yattığı yerde dönmüş :) Daha o zamandan belli ediyor kendini kızım.

Temiz pak ve cicilerini giyinmiş bir şekilde geldi kollarıma. O kadar güzeldi ki.. Saçları ipek gibi, kokusu cennet... Ve mırıldadı ezgisini kulağıma... Hoş geldin dedim kollarıma... Merak etme, bu kollar ne zaman ihtiyacın olursa seni saracak... Çok uzun zaman bekledim, uzun bir süre de bırakmaya niyetim yok seni... Biraz daha mırıldansan olur mu anne için ezgini ?




Minik Bir Ezgiyi Duymaya Çalışırken...






Doktor: “Hamilesin!”

Bu noktada düşük yapan anneler ne yazık ki sevinsinler mi endişe mi etsinler karar veremiyorlar. Bende aynen böyle hissediyordum. Bir yanım “Yaşasınnnn” diye çıldırırken, diğer yanım “Ya yine aynı şey olursa” demekten kendini alamıyordu. Hep kendi kendine sevincini baskılamaya çalışıyorsun çünkü yine canın acısın istemiyorsun. Sanki canının acımasına engel olabilecekmişsin gibi... Bu annenin kendi kendine yaptığı büyük bir haksızlık bence... İlk ağzından çıkan kimseye bir şey söylemeyelim oluyor.

Burada önemli bilgilendirme için bir şeye daha değinmek istiyorum. Doktorum bana bir önceki muayenemde rahim tersliğimin olduğunu söylemişti. Eğer size de doktorunuz böyle bir şey söylerse. endişelenmeyin. İnternetten araştırabilirsiniz. Her dört kadından biri rahim tersliği ile doğuyor ve bu sizin hamile kalmanıza engel değil. Maalesef toplumumuz gündüz saati yayınlanan gereksiz yayınlarla,kahvelerde oynanan oyunlarla o kadar beynini meşgul ediyor ki kendi gelişimine hiç zaman harcamıyor... Sonra hiç duymadıkları bir şey duyunca da sizi üzme ihtimalini düşünmeden atıp tutabiliyor. Acımasızca... Bu bir arkadaşınız, bir akrabanız, hastanedeki hemşire bile olabilir. Hamileyseniz kulaklarınızı tıkamanızı, güvenebileceğiniz bir doktor bulmanızı ve sadece doktorunuzun dediklerine odaklanmanızı tavsiye ederim. Çünkü siz bir bebek taşıyorsunuz ve o bebeğin gereksiz streslere girmesine inanın hiç gerek yok. Onun yerine anı yaşayın, sizi mutlu edecek ne varsa onu yapın ;)

Ben ilk üç ay mutluluğu pek anlayamadım. Bu ilk aşk,ilk öpüş,ilk atılan adım gibi... Her şeyin ilki farklıdır. Heyecan vardır işin içinde... Bana müjdeli haberi veren doktorumu beni bir haftada hatırlayamadığı için bıraktım. İş yerinde aynı anda üç arkadaş hamileydik :) Biri bana kendi doktorunu tavsiye etti. Sonra üçümüzde Göztepe MedicalPark Hastanesi Dr.Mehtap Yazıcıoğlu'na gittik. Mehtap hanım zaten Medipol Hastanesi'nden gelmiş. Medipol'ün kadın doğumcularının iyi olduğunu zaten bilmeyen yok. Gerçekten çok iyi bir doktordu. Benim memnun kalmadığım hastaneydi. Ama sanırım kadın doğum bölümü biraz değişmiş. Doğum donrası bıraktığım şikayet mektubu etkili olmuştur belki :)

Bu arada artık herkes biliyordu hamile olduğumu. Kafamdan tuz attı ablam bana çaktırmadan. Ben hem burnumu hem çenemi kaşıdım bir çuval inciri berbat ettim :) Benim içime doğuyordu zaten... Niye bilmem hep bu bir kız diye geçirdim içimden... Derken cinsiyet belirleme zamanı geldi. Koca hastanede tek olan ultrason odasına girdik ve doktorum geldi. "Bir kız" dedi... İşte bu bir ilkti benim için. Çok heyecanlanmıştım ki doktor çıkınca, çok sevgili eşim “Doktor yanlış bakmış olabilir mi?” dedi. Ben dumur... “Hayır tabii ki” dedim. Aslında tabii ki yanlış bakmış olabilirdi ama ben işin sağlamasını altıncı hissimle yapıyordum.

Testler,testler,bitmek bilmeyen testler... Şeker yüklemesi yüksek çıktı. Gebelik şekerim vardı ve hayatım boyunca hiç yapmadığım rejimi yapacaktım! Bu çok sinir bozucu. “Ne zaman bu hamileliğin tadını çıkartacağım ben?” diye söylenirdim hep. Toplam hamileliğim boyunca rejim yaptığım için 8 kilo aldım. 20 kilo alanlara selam olsun. Hep size imrendim bilmenizi isterim. Hep hayal ederdim ekşiden tatlıya, tatlıdan ekşiye hiç mutfaktan çıkmayacağım diye :)Yine de doğum sonlarına doğru ufak tefek kaçamaklar yaptım. Kıyamıyorlardı ki canın çekmiştir deyip veriyorlardı evdekiler. Bende geri çevirmiyordum tabii... Eşime ve heyecandan unutma ihtimaline karşı ablama söz verdirdim. Doğum yapıp da odaya çıktığımda başımın üstünde bir supangle görmek istiyorum! Evet o derece açtım :) Doğumdayken supangle odamdaydı. Tek sorun kapağını heyecanla açtıktan sonra bozuk olduğunu farketmemdi... Eve gidince alırız dediler sonra da unuttuk kaldı... Aklıma gelmişken bugün ben supangle yiyeyim bari o günün anısına :)

Doğum mu? O da yarına.. Erkeklerin askerlik meceraları ,kadınların doğum maceraları bitmezmiş :) O yüzden yazıyı okuyan herkes supangle yemeye :)



11 Eylül 2014 Perşembe

Minik Bir Ezgiyi Duymaya Çalışmak...







      Kasım ayıydı.Hayatımda ilk kez hamile olduğumu öğrenmiştim.İnanılmaz heyecan verici bir duyguydu. Sonbaharın melankolik ruh haline inat ilkbaharın canlılığını yaşıyor ruhun...İçinde bir yerlerde bir canlının var olduğunu duyduğun an başlıyorsun kabullenmeye ve benimsemeye...Sonra da avazın çıktığı kadar bağırıp duyurmak istiyorsun herkese...Öyle de yaptım çünkü benim gibi içi içine sığmayan birinden başka bir şey beklenemez değil mi? :)
    İlk doktor ,ilk muayene için araştırmalara başladım. İlk muayenede doktorum henüz kalp atışını duyamadığını, keseciğin küçük olduğunu söylemişti.“Beklememiz lazım” dedi.Biz heyecan içinde beklemeye koyulmuşken başlayan kanamanın neticesinde daha büyümemiş olan bebeğim düştü...
Bu çok inanılmaz bir duygu...Evlenmeden önce filmlerde,dizilerde böyle sahneler görürdüm.Kadın bebeğini düşürür ve bunalıma girer,kendini suçlar,eşiyle arası eskisi gibi olmaz,sanki dünyanın sonu gelmiş gibi hisseder.Derdim ki : “Bu ne saçmalık.Allah'tan gelen bir şey, kendi elinde değil ki..Bir daha olur çocuğu...Bu senaryoları da amma abartıyorlar!” Öyle değilmiş... İnsan hakikatten kendini suçlayabiliyormuş, varlığını hissettiğin o minik parçanın daha neye benzeyeceğini düşünürken elinden kayıp gitmesi insanın canını fazlasıyla acıtabiliyormuş..
    Doktor yapılan kontroller sonrası standart prosedürleri saydı. “Bir süre bekleyin, daha gençsiniz.” dedi. Bu noktada yeni evlilere şunu söylemek istiyorum.Acınız dinmeyecek.Tıpkı benim şuan bunu yazarken hissettiğim gibi size ait bir şeyin sizden gittiği her aklınıza geldiğinde üzüleceksiniz ancak düşük yaptığınızda sabırsız olmayın lütfen.Benim tavsiyem,ondan başka şey düşünmeyen,sürekli iç sesinin bebek istediğini söylediği bir birey olmayın. Çünkü çok düşündüğünüzde psikolojik olarak bir şekilde vücudunuzu etkiliyorsunuz ve hamile kalamıyorsunuz. Ben “Bir şeyi çok istersen olmaz” diye düşünenlerdenim. Tecrübelerim bunu kabullenmemi öğretti.
    Düşük yaptıktan sonra iş yerine döndüğümde kimse konuyu açmadı.Herkes kafamı dağıtmak için ellerinden geleni yaptılar.Sadece konuyu açmak istemediğimi bildikleri için bana saygı duyup lafını bile etmediler.Arkadaşlar yönünden her zaman şanslı bir kişi olmuşumdur zaten. Hepsine, sonsuz müteşekkirim.Ve eşim...Sahip olduğum hazinem...Bu konuda kendi duygularını belli etmeden her zaman yanımda olarak bana destek olmaya çalıştı.
     Hiç insan “Marley&Me” izleyip izleyip ağlar mı ? Ne komik filmdir aslında. Jennifer Aniston'un bebeğini düşürdüğü sahne geldiğinde filmi durdurur,banyoya koşar hüngür hüngür ağlardım.Eşim de kapının hemen bitişiğinde bana destek olmaya çalışırdı.Bazende ne yapacağını bilemezdi adamcağız.
Bir gün, “Artık bu hayat hayat olmaktan çıktı.Ben bir süre bebek istemiyorum.Hayatımıza bakalım” dedik...Kafamız gerçekten rahatlamıştı.Stres koca bir kara bulut gibi evimizden, ilişkimizden, hayatımızdan dağıldı...

   Birkaç zaman sonra rutin bir kontrol için kadın doğum doktoruna gittim.Benden bazı testler isteyip, bir hafta sonra sonuçlar için gelmemi istedi. Bir hafta sonra çıkan test sonuçlarıyla gittim. Doktor bize ne için gelmiştiniz dedi :) Beni bir haftada unutmasını geçtim, elimdeki test sonuçları da mı bir şey çağrıştırmadı anlamadım.Neyse sonuçlara baktı, tam muayene ediyordu ki bana “Sen hamilesin!” dedi.
not:  Zeynebin Ezgisini duymaya az kaldı.Yarın güne ZeynebinEzgisiyle başlamak isterseniz sizi burada bekliyor olacağız...


2 Eylül 2014 Salı

Çakıl Taşları



   

   “Bir kadının hayal kırıklığından daha çok canını yakan çocuğunun hayal kırıklığıdır.”dedi dostum.Durdum ve düşündüm..Bir kadın olarak hayallerimi ve hayal kırıklıklarımı düşündüm..Anladım ki biz kadınlar gerçekten güçlüyüz. Söyleyeyim size takılmayız öyle şeylere.. En fazla üstünde durup düşüneceğimiz birkaç dakikadır sonra ise güler geçeriz...
    Ama bir kadının kolunun kanadının kırıldığı ,kalbinin hançerle dağlandığı andır çocuğunun yaşadığı hayal kırıklığı...Bir volkan misali ateşler sarıverir her yerini. Bir şey yapmalıyım dersin...Yeter ki o minicik masum yüzünde yeniden güller açsın.O an en zor görevin bile hakkından gelir anne.Cesaretin en delisi gelir ruhunu kaplar.Bu yüzden siz siz olun kimsenin çocuğunu hayal kırıklığına uğratmayın:)Dondurmacılar şu çocuklara bir bilemedin iki kere numara yapın mesela.Çocuk bunlar, sabırsızlar...

    Misal, çocuğumu hayal kırıklığına uğratmamak için en son yaptığım şey.Hiç bir deneyimim olmamasına karşı uçurtma uçurmak oldu.Hafta sonu esen deli rüzgarı bir fırsata çevirelim dedik.Ailecek indik sahile.Eşim uçurtmayı açtığı an Zeynep'in hayran hayran baktığı andı.Rüzgar bir duruyor bir esiyordu.Şansa bak dedim.Bir kaç denemeden sonra eşim yapamayacağız uçmuyor bu dedi. “Nasıl? ” dedim.Az önce Aliyi izlediğim için az çok anlamıştım nasıl yapılması gerektiğini.Biraz yürüdük.İleride bir park vardı.Zeynep hemen oraya daldı.Ama benim içimde uhde kaldı bir kere çocuğum göremedi uçurtmasının uçtuğunu diye...Kaptığım gibi uçurmayı koştum.İlk deneme olmadı.Eşim de zaten çok kalabalık koşamazsın vazgeç dedi.Biraz dırdır yaptım.Yeniden rüzgarın hızla esmesini bekledim.Rüzgarın esmesiyle bizim uçurtmanın uçması bir oldu. “Oldu” dedim içimden. Bir görev daha başarıyla bitti. Zeynep'i çağırdım, uçurtmayı görünce kahkaha attı.Sonra kısa bir süre beraber tuttuk uçurtmayı.Aklı parkta kalmış bizimkinin uçurtmayı bana verdi, parka gitti.Arkasından kısa bir süre sonra bizim uçurtma düştü :) Sizin anlayacağınız uçurtma kızıma değil, bana hayal kırıklığı oldu.Neyse ki biz güçlüyüz :) Yine de çok güzel bir deneyimdi...
     
                                                         

Gülümse Kaderine..



Dün hayal kırıklığı ile geçen günümün ardından bugün bunalıma sürüklendim biraz.Şimdi ne olacaktı peki?
Zeynep'in okulu başladı.Bu sene haftanın beş günü okula gidecek.Bu sabah okula gitmek için onu giydirir iken şöyle bir baktım ve içimden geçen şu oldu: “Beş gün...Sabah götürüp akşam üstü alacağım.Eve gelince akşam yemeği hazırlıkları olacak.Akşam yemeği ye, kitap oku ve yatış saati..Allah'ım zaman kalmayacak mı koklaşmaya ? Çok özleyeceğim galiba..”
Her anne çocuğuna sağlayabileceği en iyi imkanı sağlamak ister.Ben de öyleyim.Zeynep Ezgi için beş günlük okul programının dikkat eksikliğine iyi geleceğini düşünerek okuluna götürdüm.Dün verilen bu ayın zarfı geldi aklıma.Beş gün çocuğunu okula göndermenin de bir bedeli var tabii...Çalışmayınca kara kara düşünebiliyor insan bazen..
Bir de doktor işi var.Bugün 184'ü aradım.Eşimin tabiri ile “kimi kime şikayet ediyorsun ki? ” dedim.Telefon hattında ki bey ile biraz tartıştık.Uzun bir konuşmadan sonra en sonunda dedim : “Yani siz benim şikayetimi almıyor musunuz şimdi? Bizim sistem böyle işine gelirse doktorumuz bu şekilde tedavi uygun görmüş.Her doktorun yoğurt yiyişi farklıdır burada bir sıkıntı yok mu diyorsunuz?”. Böyle deyince el mahkum aldı şikayetimi ama yine de gerçekten aldığından emin değilim...
Artık özel kliniklere bakacağız başka çaresi yok dedik ve üç anne (Zeynep Ezgi'nin okul arkadaşlarından Eren ve Doruk'un annelerine sevgiler) kafa kafaya verip araştırmaya başladık.Doktor ismi buluyoruz telefon edip bilgi alıyoruz.Derken şuan için iki doktorda karar kıldık.İkisinden birini seçeceğiz artık el mahkum..
Böyle dört bir taraftan sarılmış hissederken Zeynep Ezgiyi alma saati geldi.Eve geldik, yemek yedik, banyo yaptık, kitaplar okuduk ve yattık.İşte bu kadar dedim aynen düşündüğüm gibi..
Baktım bu melankoli hali sürüyor,taktım kulaklığı, açtım müziğin sesini..Çok iyi geldi vallahi. Bir doz daha ayar yapılması lazımdı ki saat on ikiyi vurduğunda geldi:) Sağlıklı ve hayattayız...Hayat çok kıymetli.Gülümse dedi ilham perisi ;)
Beni seven bir eş, deli gibi aşk yaşadığım bir pıtırcık, beni düşünen arkadaşlarım, ailem varken, sağlık,neşe varken Betül gülümse kaderine...



Not: Depresyona girmesini bildiğim gibi çıkmasını da bilirim evelallah :)

1 Eylül 2014 Pazartesi

Sağlıkta çağ mı atladık ?

Devletimizden Allah Razı Olsun!

        Dün bahsettiğim üzere Zeynep Ezgi için çocuk psikiyatristi arayışımız vardı.Çok güvendiğimiz bir çocuk doktoru özel kliniklerin bu işi ticarete döktüğünü, kendi fikrine soracak olursak Marmara Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi veya Göztepe SSK Hastanesinin doktorlarının bu işte oldukça iyi olduğunu söyledi.Birkaç arkadaştan da bu şekilde duyumlar alınca Pendik Marmara Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesinden Prof.Dr.Ayşe Arman'dan bugüne randevu almıştım.
Sabah erkenden uyandık..Malum kahvaltı yapılacak,Zeynep Ezgi kaçacak ben giyindirmeye çalışacağım, yollara düşülecek vs... İnanılmaz meraklıyım “Doktor ne diyecek ? Nasıl biri ?”diye..
      11:00 de vardık hastaneye..Görevli bir form verdi bunu doldurun ve bekleyin, sizi birazdan çağıracağız dedi.Formu doldurdum.Bizi çağırdılar, muayene odasına girdik.Küçük bir oda, bir köşesinde çocuklar için minik bir masa var.Masa üzerinde bir iki parça blog oyuncak var.Zeynep onlarla oynamaya başladı.İçeri çıtı pıtı genç bir kız girdi.Doktordan önce odayı düzenlemeye gelen bir asistan sandım ta ki kapıyı kapatana dek... Afallayıp “Doktor hanım...” derken, “Evet, benim” dedi karşımdaki kız.Bu arada iç dünyamda da bir çatışma var. “Haydaaaa..”,“Nasıl ya ?Prof. bu kadar genç olabilir mi? Saçmalama Betül Prof. değil bu!”, “Ne olacak şimdi, bu mu bakacak bize?”vs...Ancak bir süre sonra diyaloğa geçebildim. Şöyle ki:

-Şey..Biz Prof.Dr.Ayşe Arman'dan randevu almıştık..
-Kendisi bölüm sorumlusu,burada asistanlar muayene yapıyor.
-Ama o zaman randevu alırken sizin adınızı verseler ya biz de ona göre randevu alırız!
-Sistem böyle..

      Sonra genç asistan doktorumuz doldurduğumuz formu inceledi.Okulumuzun yazdığı Zeynep Ezgi'nin okulda ki durumunu özetleyen yazıyı okudu.Şikayetlerimizi sordu.Benim için en önemli konulardan bir olan tuvalet eğitiminin 19 Mayıs'tan bu yana halen sonuca ulaşmadığını, ne yaptıysam gelişme göstermediğini, stabil olarak tuvalet söylememe durumunun devam ettiğini söyledim.Aldığım cevap şu : “Tuvalet eğitimi iki üç yaşlarında başlar.Beş yaşa kadar devam eder.Biz beş yaşında olup hala tuvalet alışkanlığı kazanmamışsa araştırıyoruz.Siz zaten gerekenleri yapmışsınız,beş yaşına geldiğinde sorun devam ederse getirin.” Benim anladığım : “Ne çektiğin umurumda değil.Beş yaşına kadar dışarı çıkamamaya,sıkıntı çekmeye devam et.Beş yaşına geldiğinde belki ilgilenirim!Öce biraz pişmem lazım.” Bu arada Zeynep Ezgi ile çok kısa bir konuşması oldu: “Zeynep anneni seviyor musun? Babanı seviyor musun?Zeynep bana söz ver çişini gelmeden önce annene söyle olur mu?Annen de sana hediye alacak ne alsın?” ...Yahu bende söylüyorum zaten onu! Demek ki benim atladığım bir şey var ki senin uzaman biri olarak onu bulman gerekiyor değil mi? Dedim ki :
-“Peki incelediğiniz kadarıyla hiperaktivite var mı Zeynep'te? 
-Öyle görünüyor.Yalnız bu yaşta ilaç tedavisi uygulamıyoruz 6 yaşında getirin ilaca başlayacak.”

      Nee!..Öyle görünüyor demesi için mi getirdim ben buraya? Öyle göründüğünü bildiğim ve kesin teşhis konuşmasını istediğim için getirdim!Ayrıca altı yaşa kadar neden bir şey yapamıyoruz? Bu durumda erken yaşta getirmişim çocuğu şöyle düşünmek gerekmiyor mu ? “Hangi davranışla yaklaşmalıyız ki sorun çözülsün ve çocuk ilaç kullanımına gerek kalmadan hayatını kolaylıkla sürdürebilsin?”
Böylece biz bu sözleri duydukça görüşmeyi uzatmadık ve çıktık.Maalesef şuan yeni bir doktor arayacağız ve maalesef özel olacak..


      Çünkü bir vatandaş olarak randevu aldığım doktora muayene olamıyorum.Çünkü devlet benim derdime derman bulamıyor.Alkışlar sağlık sistemimize..

31 Ağustos 2014 Pazar

Hiper anne kız..





       Zeynep Ezgi doğduğundan beri kıpır kıpır bir kızdı.Bazen onu izlerken kendime o kadar benzetirdim ki bu yüzden hiç kızamam.Çünkü çocukkken zor bir çocuktum.İlk ve orta okul eğitim dönemlerimde yaramaz çocuk olarak yaftalandım.Annem hep şöyle derdi :

- Daha kapıdan içeri girip öğretmene merhaba diyemeden öğretmen şikayete başlıyor.Öğretmenin sınıfta ders anlatırken sen neden kalemini açmaya kalkıyorsun kızım?

- Şey ,kem küm ...

veya başka bir gün :

- Kızım bugün öğretmenin derste ne anlattı ?

- ...

- Kızım sınıfta uyumuşsun!

- ...


         Yaa işte böyle.. Bunlar sadece birkaç örnek :) Ben hiç bir zaman kitap okuyamazdım. Kitap okurken belli bir süre sonra kafa başka yere giderdi çünkü.Zeynep Ezgi'de de şimdiden bunu gözlemleyebiliyorum. Mesela Zeynep'i yürürken göremezsiniz .Hep koşar ve dikkatini vermediğinden etrafa çarpar.Sonuç erkek çocuğundan farksız bir sürü bere içinde bacaklar..Önemli bir şey konuşmak istersen göz hizasına inersin inmesine de gözüne bakar mı bilemem.Hiç bakmaz demiyorum ama işine gelmeyen bir şey ise kesin bakmaz.Evde çeşit çeşit oyuncak var hangisi ile oynuyor? Benimle veya evde ki herhangi biriyle oynar ama...Tüm şirinliği ile “seninle oyun oynamak istiyorum anne” der ve sen kıyamaz oturursun bir hevesle oyun oynamaya...Tam oyunu kurarsın,bir bakmışsın ki Zeynep alıp başını gitmiş.Annesi ne yapıyor ilgilenmiyor bile..Dil desen maşallah, bülbül gibi şakır :) Dışarı çıkarsın yemek alacaksın sırada beklemen gerek değil mi? Çok dikkatli olmalısın! Ya Zeynep'i yada sırayı kaptırabilirsin yad ellere, aman dikkat! Evi temizlemeye bile fırsat vermezdi...Çocuğunuzla bir saat kaliteli zaman geçirmeniz yeterli diyenlere selam olsun.Kaç saat geçirdik öyle bir kere de anne ben sana doydum kendi başıma oynayacağım şimdi demedi..Bebekken bebek arabasına bindiğinde hiç sorun yoktu, bebek arabası durmazsa tabii...Bu çocuk hiperkatif galiba dedim ve biraz araştırdım.Prof.Dr.Eyüp Sabri Ercan ve Prof.Dr.Cahide Aydın'ın yazdığı “Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu” adlı kitabı aldım.Çok beğendim.Kitaptan yaptığım çıkarımlar doğrultusunda Zeynep Ezgi'de de bende de hiperaktivite ve dikkat eksikliği var.İnanması zor ama bu yaşımda halen var.Bu nedenle bu konuda çok iyi olduğu duyumunu aldığım Marmara Üniversitesi Hastanesi Çocuk Psikiyatristi bölümünden randevu aldım.Randevumuz yarın.Zeynep Ezgi hiperaktif bir çocuk mu yoksa tüm bunlar anne babanın davranış şeklinden kaynaklanan durumlar mı yarın hep birlikte öğreneceğiz..Çok heyecanlıyım...

30 Ağustos 2014 Cumartesi

Herkes kitap okuyabilir...




     Küçük bir itiraf ile başlıyorum bugünkü yazıma. Ben çocukken kitap okumayı hiç sevmiyordum.Favori kitabımı bulamadığımdan olabilir.Zaten okuyamıyordum bile..Yani okurken sıkılıyordum, uykum geliyordu, uykum gelmese tuvaletim geliyordu, susuyordum, acıkıyordum.. Bunların hiç biri olmasa hayal alemine dalıyordum.(Biraz Çılgın Bediş'lik vardı da:))
      Bu yüzden öyle parlak bir öğrenci de değildim ne yalan söyleyeyim.Şuan okuduğum bir kitap ile bunun nedenini idrak ettim.Benim isteğim dışı bir şeymiş onu anladım.Onu da yarın anlatırım.. Hal böyle olunca her anne gibi bende kızımın okuma alışkanlığı olsun istiyorum.Peki bunun için ne yapabilirim diye düşündüm ve araştırdım.Malum artık bilgi çağındayız bilmiyorum diye bir şey yok..Geçen Zeynep bana bir şey sordu “bilmiyorum anneciğim ama öğrenebiliriz” dedim ve şak diye çıkartıp telefonumu cevabı bildim, pekiyiyi kaptım :) Neyse araştırmamıza geri dönelim...
Ne yapabiliriz?
- Çocuğunuza zaman ayırın ve yaşına uygun kitap okuyun
- Çocuğunuz sizi kitap okurken görsün
- Alışverişe gittiğinizde çocuğunuzu kitap satan mağazaya da götürün
- Alacağı kitabı seçmesine izin verin
- Okuma alışkanlığını çocuk dergileriyle destekleyin.Çünkü dergiler daha dikkat çekici ve rengarenk.
- Ödül olarak çocuğunuza şeker çikolata vermek yerine kitap verin.


       Eeee...Son tavsiye haricindeki tüm tavsiyeleri Zeynep ile uyguluyoruz biz? Olamaaaz demek şekerler ve çikolatalar baltaladı bizim okuma alışkanlığımızı :)) Şaka bir yana gerçeği söyleyeyim.Zeynep daha önce çok televizyon izleyen bir çocuktu.Buradan anlaşılacağı üzere çocuğunuza televizyon izletmeyin diyorum bende.”Biz izlettik ne oldu aptal mı oldu bizim çocuklar? Abartma sende..” diyenleri de din-le-me-yinnn. Çünkü tecrübeyle sabit inanılmaz bir değişim yaşıyor çocuğunuz.Televizyon açılmayınca sıkılmaya başlıyor (sana sarıyor) sonra her şeye ilgisiz çocuk (baktı ki anne artık bana da zaman lazım diye saçlarını yolmaya başladı) birden etrafı ile ilgilenmeye başlıyor.Sizin için çok zor olacak ilk günler ama bir gün...Bir sabah siz kahvaltı hazırlarken sesi çıkamayan çocuğunuzu merak edip bakarsanız..



    Bu inanılmaz manzara ile gözleriniz nemlenebilir..Şuan kendi kendine meşgul olma işi hala çok kısa ama daha önce bunu da görmemiştim.Ayrıca bunu pazartesi anlayacağım ama sanırım Zeynep Ezgi'min Dikkat eksikliği sorunu var yani zor ama özel bir çocuk...Çocuk çocuğa benzemez.Bir de bakmışsınız bütün gün kitap okuyan bir çocuk :) İnsan daha ne ister? Tabii ki her ne kadar düzenli olarak kitap okursanız daha bir etkili olur.
    Şimdi size büyük bir sır vereyim mi ? Şuan kitap okumaya bayılıyorum beni şöyle bir odaya koyup kapıyı birkaç gün açmasınlar istiyorum ve bir gün böyle bir kitaplığa sahip olmak istiyorum.


   Haydi hep beraber alalım elimize kitabımızı ve kahvemizi bu güzel hafta sonunda kitap okuyalım ;)

Not: Şuan Zeynep saçlarımı tararken yayınlıyorum yazımı.Annelik işte :)

27 Ağustos 2014 Çarşamba

ZeynebinEzgisi Annesinin Birtanesi ..




  2011 yılında nisan ayında doğdum.Koç burcuyum , inatçılık var serde ama sanırım annem benden daha inatçı yoksa bir güzel parmağımda oynatmayı bilirdim ben onu :) Annemin benim için en çok kullandığı kelimeler "Zeynep dur!", "Zeynep şimdi düşeceksin!" ,"eli dursa ayağı durmuyor,ayağı dursa eli durmuyor.Sürekli döngü halinde bu yarabbi..","çişin var mı?" hemen akabinde " ya kakan?""Zeynep hadi giyin"bunu dedikten bir süre sonra"Zeynep giyinmeni bekleyemem o zaman kendin giyin" işte bunu duyunca koşa koşa gidiyorum.Hazır giyindiren varken niye kendim giyineyim ki.."Sanırım annem benim ismimi çok seviyor gün içinde bir çok kere söylüyor.Bunların haricinde ise özellikle sabah uyandırırken bütün isimlerimi sırayla saymasından çok hoşlanıyorum.Diğer isimlerim mi neler? "bebeğim, aşkım,bir tanem, anneciğim,nar çiçeğim,arım,balım,peteğim,baldan tatlı kızım benim".Buna bayılıyorum o an yatakta bir oradan oraya savuruyorum kendimi :)

  10 aylıkken başlamışım yürümeye o günden sonra bakmışlar ki ben kurulmuş bebek gibi tam gaz fırlıyorum her yere annemde ne yapacağını bilememiş.Ben fırladıkça annem elinde bir merhemle yanıma gelir dururdu."eyvah moraracak şimdi" dedi.Ha bir de "daha dikkatli olmalısın" der her bir yere çarptığımda. Bir şeyde kırmıyorum ki sadece çarpıyorum kendimi..Annem bendeki potansiyeli fark edince ortalıkta pek bir şey bırakmaz oldu.Hatta bir gün Aydın'a gittiğimde beni bir çarşafın altına alıp üzerimdeki suya bir şeyler attılar.Sonra da ip çözdüler bacaklarımda.Nuran Teyze artık düşmez Allah'ın izniyle dedi.Ama sanırım pek bir işe yaramadı :) İşte böyle düşüyorum kalkıyorum sonra tekrar düşüyorum.Bir gün annemle birlikte düştük.Benim burnum kanadı annemin kafası şişti..Onu da başka zaman anlatırım.Sanırım annem bu düşmelerin çarpmaların nedenini buldu.Bana pazartesi doktora gideceğimizi söyledi.Doktora gidince artık daha dikkatli olabilecekmişim. Yeni bir macera daha başlıyor desenize :)

Şimdilik herkese iyi geceler, tatlı rüyalar..

Annem günün şarkısını yazıyormuş..Ben de arkadaşlarım için bir gece ninnisi seçtim.Fisher Price albümünden Go Away,Little Fairies..