Düşünce Fışkırması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Düşünce Fışkırması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ekim 2014 Perşembe

Yenilik...





Herkesin hayatında yeniliğe ihtiyaç vardır. Kimileri dolabını yeniler, kimileri saçlarını, kimileri mutfağını hatta kimileri vücudunu :) Kimileri de benim gibi kendine yeni meşgaleler bulur. Bu sene yenilikler senem benim herhalde... Önce sevgili bloğumu açtım, şimdi keçe kursuna başladım, birkaç haftaya kadar da inşallah bloğumu yeni bir isim ve tema ile yenileyeceğim sizler için :) Şuan için ayrıntılar süpriz... Bu arada şimdi aklıma geldi; geçen ay saçlarımda da yeniliğe gitmiştim ve yakın zamanda yine yenilik yapacağım :)






Bugün kursun ilk günüydü. Öğretmen ilk olarak çizimimizi görmek istediğinden kalıp vermeden kendimizin bir şeyler çizmesini istedi. Birkaç anahtarlık ve kese tasarımından sonra çizdiklerimizin simetrisini çıkarmayı gösterdi. Yarında dikiş taktikleriyle devam edeceğiz :) Öyle keçe kursuna başladım, keçeyi al eline hemen kes biç değilmiş bu işler  :) Bir şeyi daha anladım. Belki normalde yapabileceğiniz bir şeyi, hazırlıksız olduğunuz bir anda biri hadi yap derse sudan çıkmış balığa dönebiliyorsunuz. Bugün bir ara düz çizgi çizeceğimden bile şüphe duymuştum. Allahtan sonra biraz rahatladım da birkaç bir şey çıktı ortaya. Çizdiklerimi de hayata geçirdikçe paylaşacağım sizlerle ;)

Rengarenk keçelerim ve yepyeni hayallerim var benim... Şimdi de hayallerimin süslediği keçeden yapılmış rüya alemine doğru yola çıkıyorum. İyi geceler...


13 Ekim 2014 Pazartesi

Alem gider aya biz kalırız yaya...






Yine bir tatil daha bitti...

Bu sene kurban bayramı tatili hafta sonu başladığı için 3 gün uzatalım da biraz daha keyif alalım bayram tatilinden dedik. Yine bir şey anlamadık... Gitmeden önce doğal gazı yakmaya başladığımızdan hırka ve uzun kollularla gittik memlekete. Bir de baktık ki gözünü sevdiğimin memleketinde yazı yaşıyor hala bizimkiler... Cumartesi 28 derece sıcaklıktaki Aydın tatilimizden döndük 19 dereceye, yine doğal gaz yakmaya başladık iyi mi ? Dedim İstanbul ne sevimsiz şehirsin... Soğuk, kasvetli, karmakarışık, yapay...

Bir hafta Aydın'da olduğumuz süre içinde gündemi pek takip edememiştim. Neler olmuş, neler...
Artık ülkemin dinamikleri o kadar hızlı değişiyor ki takip edemiyorsun vallahi...

İşid Kobani'ye saldırmış.Anlayamadığım, T.C. kimlikli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarımız da Türk bayrağına, Türkiye Cumhuriyeti kamu mallarına saldırmış. Ne alaka anlayamadım vallahi!

THY uçaklarında uçak güvenliğine uygun olmadığı için abdest alma yasaktı. Artık serbest olmuş... Bende uçak seferlerinde neye ihtiyaç var diye düşünüyordum, bulmuşlar :) O tuvaletler gölet olup uçaklarda arıza olursa görürüm ben onların artistliğini... Bizim millet bu güne kadar hangi tuvaleti temiz tutmuş ki daracık uçak tuvaletini temiz ve kuru tutacak?



Tam İzmir'de uçağımızı beklerken Adnan Menderes hava alanında depreme yakalandık. Merkez Seferihisar olan deprem, 4.0 büyüklüğündeymiş ama baya hissettik. Hatta ben ilk başta deprem olduğunu anlamadım. İlk önce uçak hava alanına çarptı sandım. Meğer depremmiş...Allah beterinden saklasın.

Münevver Karabulut davasında cinayeti işleyen Cem Garipoğlu intihar ederek yaşamına son vermiş. Yüreklerdeki yangını dindirmez ama belki avutur bu haber Münevverin ailesini... Şahsen beni pek tatmin etmedi ya neyse...

Hep kötü şeyler olmadı elbet... Seda Sayan'ın programı yayından kaldırılmış. Programın kaldırılmasında emeği geçen herkesin ellerine sağlık. Şu aptal saptal kadın programları formatlarından bir kurtulamadı yurdumun gündüz kuşağı... Hele o diziler yok mu? İzle izle, kendini jiletle :) İzlemeyin güzel kardeşlerim, şu tv programları çılgınlığına bir son verin artık...

Sabah kuşağı tv seyredenlerin pek ilgisini çekmez bu haber ama hani olur ya belki de çekebilir belli olmaz diyerekten dünyanın önde gelen marka danışmanlık şirketlerinden İnterbrant, 2014 yılı genel marka değerlendirmesini yayınlamış. Apple'ın ilk sırada olduğu listede Google ikinci, Coca Cola üçüncü sırada.


El alem çalışıyor yani arkadaş! Biz hala gündüz tv kuşağında sapkın tv programları, akşam da sapkın diziler izleyip beyinlerimizi uyuşturmaya devam edelim... Ne gerek var dünya çapında başarılar kazanmaya değil mi ama ?  






5 Ekim 2014 Pazar

Hatıralardaki bayramlar




Gözlerini araladığında, sabah ezanı okunuyordu.Yatağından kalktı, pencereyi açıp yeni doğan günü seyre daldı. Sabahın tatlı meltemi teninde gezinirken eskilere gitmişti çoktan... Gizliden onu seyrettiğimden habersizdi. O an hem orada olduğumu farketmesi hem de merak ettiğim düşüncelerini öğrenebilmek için öksürük tutmuş gibi yaptım. Benim orada olduğumu farkedince dayanamayıp “Ne düşündüyordun?” diye sordum. Gülümsedi... Bilerek meraklandırırcasına biraz bekledi ve başladı anlatmaya...

Küçüktüm...Kerpiçten yapılma ufacık evimizde, sıcacık bayramlar yaşardık.Dün gibi hatırlarım o günleri... Arife akşamları yatma zamanı gelince heyecandan uyuyamayışımı...

Bir hafta öncesinde başlayan annemin bayram temizliği, arife günü bizi banyo yaptırınca biterdi nihayet... Temiz temiz geceliklerimizi giydikten sonra herkese iyi geceler öpücüğü verip, yün yataklara bir kedi misali kıvrılıverirdik kardeşimle... Annem arada bir kontrole gelir “Daha uyumadın mı sen? Sabah erken kalkacağız çabuk yum gözlerini...” diye söylenirdi. Çarşıdan aldığımız bayramlıklarım ve bir çift gıcır gıcır rugan ayakkabım yatağımın başında beni beklerken nasıl dalabilirdim ki rüya alemine?

Bayram sabahı, sabah ezanıyla birlikte tüm ev halkı ayaklanıp, hazırlanmaya başlardı. Sabahın o saatlerinde insanın içini huzurla kaplayan bir şey olur. Hissetmişsindir sende... İnsanın tüm yorgunluğuna rağmen seher yeli insana huzur ve dinginlik verir. Tıpkı bugün gibi...

Babam abdestini alıp, giyinir camiye gitmek için yola koyulurdu. Annem de mutfağa koşar bayram sabahı kahvaltısı için hazırlıklara başlardı. Bir yandan da gece geç saatlere kadar uyuyamayan bana seslenir, uyandırmaya çalışırdı. “Elif, bayram geldi gelecek hadi kalk da hazırlan! Baban gelir birazdan.”

Derken bayram namazını bitiren erkekler, ellerinde sıcak, çıtır çıtır ekmekleriyle evlerine dönerler ve ev ahalisine bayramı getirirlerdi... Babam kapıdan girer girmez el öpme faslı başlardı. Herkes bayramlaşıp harçlıklar alındığında geleneksel kahvaltı sofrası vaktimiz gelirdi. Taze çayın kokusuyla karışan sıcacık ekmek kokusunu hiçbir şeye değişemem doğrusu... Keşke şuan olsa da yesek...Sıcak ekmeğe sürülen tereyağının eriyişini izlerken resmen ağzımın suları akar, bir an evvel atıverirdim ekmeğimi minik ağzıma. Annem ve babam oburluğuma önce şaşkınlıkla bakar, sonrada kahkahayı patlatıverirlerdi. Babam alelacale ağzına bir şeyler tıkıp, koşar adım kurbanın başına giderdi.

Kıvırcığım... Ne çok severdim onu ben... İsim bile takmıştım Kıvırcık diye... Tüm hafta boyunca ona ben bakmıştım. Yemini suyunu eksik etmedim hiç. Arkadaş olup dertleşmişliğimiz bile vardı koyunumla. Ayşe teyzeler de Zeliş'in Pamuk'unu keseceklermiş, Zeliş söylemişti. Daha küçücük bir çocuk olduğumdan anlayamıyordum tabii bunun doğal bir şey olduğunu. Şimdi o günkü halim aklıma geldikçe kendime gülmeden edemiyorum.

Kesilen kurbandan bir kısım et gönderirdi babam, annem bir an önce kavurma yapsın diye...Et pişene kadar o da kurbanın kalan işini bitirirdi. Sonra eti evde kaplara bölüştürür, mahalleye dağıtım servisçisi olarak da beni görevlendirirdi. Dağıtım işinden sonra enfes kavurmanın başına oturup yemek yerdik.

Annem bayramlıklarım kirlenir diye beni henüz giyindirmemişti.Yemekten sonra mutfağı toplarken, “Elif hadi giyin kızım, annannene gidiyoruz” dedi. Annemin dediklerini duymamla ok misali yerimden fırlamam bir oldu.

Anneanneme gideceğimiz için çok heyecanlanmıştım. Her bayram bana en güzel mendillerinden hediye ederdi.Önce anneanneme, sonra da babaanneme gittik.Anneannem pembe ekoseli bir mendil, babaannem kenarları oyalı düz beyaz bir mendil vermişti. Mendillerimin içine bayram şekerlerimi koymuştum.Çok iyi hatırlıyorum, her aklıma geldiğinde mendilimi açıp, kaç şekerim birikmiş diye sayardım.

Bayramın sonraki günlerinde ise evimizin geleni gideni hiç bitmezdi. Teyzemler, dayımlar, halamlar, amcamlar, kuzenlerim ve tabiki komşularımız. Evimiz hiç boş kalmazdı. Bahçemizde saatlerce oyun oynardık. Bayramlarımız o kadar keyifli geçerdi ki bayram tatillerinin bitmesini hiç istemezdim.

Derin bir nefes aldı ve dedi ki :

O kadar özlüyorum ki o günleri, bayramlarını kalabalık geçiren ailelere o kadar gıpta ediyorum ki... Bayramımızı bu huzurevinde, “Acaba bugün çocuklarım beni ziyarete gelecek mi?” diye düşünerek değil de kalabalık ailemizle koşuşturmaca içinde geçirseydik ne güzel olurdu değil mi?


Gözlerimden yaşlar süzüldü. Sonra ona sıkı sıkıya sarıldım. Evet, dedim. Çok güzel olurdu. Sonra keşke şuan evinde kardeşinle olduğunu hatırlayabilseydin, keşke bende böyle hatırlasaydım ailemizi abla diye iç geçirdim ve seni yatırıp, sessizce göz yaşlarımı akıtmaya devam ettim...



2 Ekim 2014 Perşembe

Can Kırıkları...






Bir sıcak kahvesi, bir de dumanı tüten sigarası vardı yanında... Yalnız ve kırılgan hissediyordu. Kendine kızıyordu aslında. Hem de çok kızıyordu. Kendine her serzenişde bulunduğunda, dumanı tüten sigarasından bir nefes daha alıyordu. Sanki aldığı her nefes onu sakinleştirebilecekmiş gibi... Belki de böyle avutuyordu kendini...

Yüreğinde kopan fırtına, şehrin havasına da yansımış, kasvet her yeri sarmıştı. Cama düşen yağmur damlaları içine akıp, gözlerinden süzülüyordu. Öfkesi arttıkça, şimşekler toprağa daha sık düşüyordu sanki. Ardından her fırtına sonrasında olduğu gibi sakinlik kaplıyordu benliğini...

Düşünüyordu tüm hayatını. Kimler gelip geçmişti hayatından... Yaşadıklarını ve yaşanmışlıklarını düşündü. Sonuç hep aynıydı. Dönüp dolaşıp yine kendine yükleniyordu.

Bütün renkleri çok severdi ama pembenin yeri başkaydı onun için.Belki de bu yüzden toz pembe görüyordu her şeyi. Sevmek ve sevilmek onun için çok değerli duygulardı. Herkesi tanımak, sevmek ve sevilmek istiyordu. Sevdiklerine karşı verdiği sevgide cömertti de... Yalanı sevmez, gizli saklı yaşamayı ise hiç bilmezdi. Birini tanıyıp sevdiğinde, o, onun için aileden olurdu. Kim yardımına ihtiyaç duysa, o hep orada olurdu. “Her insanın içinde iyilik de, kötülük de vardır.Tercih ettiğin taraf senin nasıl biri olduğunu belirler. Herkes seçimini iyilikten yana yapsa, dünya daha yaşanır bir yer olur.” derdi hep...

Hayatını ardına kadar sevdiklerine açmanın bir bedeli olacağını düşünmezdi bile... Ama o da bunu yaşayarak öğrendi. Beş parmağın beşinin bir olmadığını öğrendiği gibi, kimsenin kendi gibi olmadığını biliyordu elbette. Sadece onlara, canını acıtacak sözleri sarfedebilme hakkını ne ara verdiğini anlayamıyordu. Ne kadar güçlü görünse de o da kırılgandı. Herkes gibi onun da duyguları, alındığı, kırıldığı şeyler vardı. İnsanlara koşulsuz değer vermesi, onların tüm hayatına karışması anlamına gelmemeliydi.

Yine de kendi içinde, kendinden de öte biri vardı, hükmü geçmiyordu. Ne kadar kırılsa da belli etmiyor, kırgınlığının üstüne bir sünger çekiyordu.Unuttuğu yada görmemezlikten geldiği bir şey vardı. Çekilen sünger kırgınlığının izlerini gerçekten de kapatıyor muydu, yoksa bir sonraki kırgınlıklarla buz dağının arkasında mı birikiyordu? Hesaba katmadığı, ötelediği duygular vardı hayatında...

İçinde yaşadığı fırtınalara, kızgınlıklara, kırgınlıklara inat yine de vazgeçemiyordu iyiliğinden. Kendi kendinin yarasını sarıp yeni güne sımsıkı sarılıyordu yine...

Sigarasından son bir nefes çekip, kafasını kaldırdığında bulutların dağılmış olduğunu gördü.O an buruk bir tebessüm yerleşti yüzüne... İşte yine yapmıştı...Yine süngeri çekmişti her şeye... Sigarasını söndürüp kalktı, verandaya çıktı ve umut dolu toprak kokusunu içine çekti...



20 Eylül 2014 Cumartesi

Unutmak isteyip de unutmadığınız anılarınız mı var?





Unutmak isteyip de unutmadığınız anılarınız mı var?     

"Nature" dergisinde yayımlanan araştırmaya göre Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) Nöral Devre Genetiği Merkezi araştırmacıları laboratuvar ortamında fareler üzerinde yapılan testlerde beyindeki devrelerin suni olarak harekete geçirilmesiyle olumsuz anılar olumlu anılara dönüştürdü. Son derece külfetli olabilen stres ve gerginlik tedavisini fazlasıyla kolaylaştırabilecek ilaç sayesinde, insanların geçmişte yaşadığı travmalara ait anıları sürekli hatırlamaları engellenebilir. Geleneksel tedaviler, insanları acı ve korku dolu anılarından uzaklaştırmayı başarabilse de, bu anıların geri gelmeyeceğini kimse garanti edemiyor.
Duygusal anıların nasıl oluştuğu ve değiştiğine ışık tutan araştırma, bilim dünyasında büyük heyecan yarattı. Araştırmayı yöneten Prof. Dr. Susumu Tonegawa, "Duygular, anılarımızla yakından ilişkilidir. Araştırmamız, anıların duygusal değerinin değiştirilebileceğini gösteriyor. Diyelim ki sokak ortasında saldırıya uğradınız ve çantanız çalındı. Olumsuz anılarınız yüzünden yeniden o sokağa gitmekten korkarsınız. Oysa şimdi bu tür travmalarla ilgili anıları değiştirebiliyoruz. Hatta bunun için söz konusu mekana bile gitmenize gerek yok. Her şey beynin içinde olup bitiyor"dedi.
Araştırma, özellikle Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) ve depresyon tedavisi için büyük önem taşıyor. Bilim insanları, deneyde kullanılan ilacın henüz insanlar için güvenli olmadığını, ancak günümüzde kullanılan ilaçların aynı şekilde kullanılabileceğini ifade etti. (kaynak : www.hurriyet.com )
İnsanlık için iyi bir şeyler yapabilmek adına gecesini gündüzüne katan bilim insanlarına her zaman hayran olmuşumdur. Bu buluşta gerçekten heyecan verici. Ama okuduktan sonra ilk aklıma gelen “Yaşanılan ne kadar kötü, travmatik anı varsa sildik diyelim. O anıyı yaşayıp travma geçirmeye sebep olan kişi önlenmediği sürece ne anlamı olacak?” Dünyamız masum değil, temiz değil artık. Aksine olabildiğince sapkın ve kirli... Her gün, her Allah'ın günü... Açın bakın gazetelerdeki örneklere...
Diyelim ki, bir kız aile içi tacize maruz kalıyor. Enişte, baba hatta maalesef kardeş bile olabilir bu şahıs,çünkü örnekleri var. Şimdi bu kızı alıp kötü anılarını sildik. Mutlu oldu... Ne yapacağız eve mi geri getireceğiz bir daha travma yaşasın diye... Başka bir kız köyünde bilmem kaç kişinin tecavüzüne maruz kalıyor. Hadi sil anılarını... Ya da çocuk esirgeme kurumlarında malum yaşananlar? O çocuğun dünyasını tertemiz yaptık diyelim. O tertemiz dünyanın yeniden kirletilmesini kim engelleyecek ? Bir koca karısını sokak ortasında delik deşik ediyor. Kadının verilmiş sadakası varmış hastaneden taburcu oldu diyelim ve bu kadının anılarını güzel anılarla değiştirdik... Kocasını tekrar gördüğünde korkup kaçması lazımken ya bir şans daha vereyim diye konuşmaya başlarsa? Ya bu onun son şansı olursa?
Adalet olmayınca nereye gidersen git veya istediğin kadar travmadan kurtul, seni o tramvayı yaşamaktan koruyacak bir sistem olmadığı sürece ne anlamı var bu buluşun! Bu yüzden bilim insanlarından ricam, tramvaya sebep olabilecek potansiyel suçluların beyinlerine girip dnalarındaki bozuklukları giderek bir yöntem bulmaları ve bunu zorunlu bir yaptırımla devletlere uygulatmalarıdır. Ha bir de eğitim şart ! Yoksa bilim adamı nasıl yetişecek değil mi ?




18 Eylül 2014 Perşembe

Sonbaharınızı depresyonlu mu yoksa depresyonsuz mu alırdınız ?


                   


                   
   

Yaz tatillerinin yapıldığı son günler de geride kaldı... Güzel anılarla geçen güneşli günlerin ardından eve dönüşle birlikte açılan valizler, yapılan yaz sonu temizlikleri, dolaplarda yer değiştiren kıyafetlerle sonbahar geliyorum sinyalleri veriyor insana... Sizde de akşam olunca açık olan pencereler kapanıyorsa, çocuklar uzun kollu pijamalara geçiş yapmışsa, çorapsız evde dolaşamıyorsanız ve ne çabuk akşam olmuş diye düşüyorsanız artık sonbaharı hissetmeye başlamışsınız demektir...

                    
   
Peki sonbahara nasıl girmeli ? Önümüzde iki seçenek var. İlki, aynaya baktığımızda yazdan kalma bronz tenimizle, “Yine yazdan bir şey anlamadımmmm” diye isyanlarda olmak, sabahları uyanamayan, huysuz ve mutsuz biri olarak depresyona girmek ve her yağmurda söylenmek.

Diğeri (ki ben bunu tercih ederim.) , yaz sonu yağan yağmurların ardından mis gibi toprak kokusunu içinize çekerek yürüyüş yapabilir, beynen ve ruhen rahatlayabilirsiniz. Fotoğraf çekme merakınız varsa sonbahar sizin için bir fırsat olabilir, çok güzel fotoğraflar çekebilirsiniz. Sonbahar temalı romantik filmler izleyebilir aşkı içinizde hissedebilirsiniz. Yağan yağmur damlalarının camdan süzülüşünü izlerken rahatlatıcı bir müzik dinleyip, elinizde sevdiğiniz derginiz veya kitabınız ve yanında da buram buram kokan kahvenizle anın keyfini çıkartabilirsiniz. Hatta işi olmayıp müsait olanlar yağmurlu bir gün kahvaltıdan sonra televizyon karşısında bahtaniyeyi üstüne çekip koltuğa kıvrılıversin ve pineklesin. Yazarken bile canım çekti valla... Seçim sizin... Tatlı hüznüyle sonbahar mı yoksa mutsuz ve agresif bir sonbahar mı yaşamak istersiniz? İçimden bir ses, benim az sonra yapacağım gibi sizin de yakın zamanda mutlu bir pinekleme yapacağınızı söylüyor. :) Huzurlu sonbaharlar...

                           




17 Eylül 2014 Çarşamba

Müzik Evrenseldir...









Müzik en genel tanımı ile sesin biçim ve anlamlı titreşimler kazanmış halidir. Başka bir deyiş ile de müzik, sesin ve sessizliğin belirli bir zaman aralığında ifade edildiği sanatsal bir formdur.(bknz. Vikipedi)

Yani müzik evrenseldir. Müziğe söz yazılınca şarkı olur. Şarkı sözlerine konu olan duygu ne ise onu hissederiz artık... Yalın halde dinlerken sizin farklı duygular hissedebileceğiniz müzik, söz yazılıp şarkı olduğunda evrensellikten çıkar.

Neden mi bu konuya girdim? Çünkü itirazım var. Müzik ile uğraşan sanatçıların evrensel olması gerektiğini ve topluma mal olmuş kişiler oldukları için her konuda ki fikirlerini ulu orta beyan etmemeleri gerektiğini düşünüyorum.

Örneğin, sabah bir melodi mırıldanmaya başlamıştım. Sonra şarkıyı dinlemek için açtım. Baktım ki aynı şarkıyı bir çok müzisyen düzenlemiş. En beğendiğim halini çalarken şarkının kim tarafından düzenlendiğini gördüm. Dedim ki bu şarkıyı artık söylememeliyim veya dinlememeliyim. Neden mi? Çünkü farklı konularda verdiği kişisel beyanları sayesinde “Sanatla uğraşan biri nasıl bu şekilde düşünür, bu şekilde yanlış düşünceye sahip bir insanı dinleyerek kendi kişiliğime karşı gelmiş olmaz mıyım? “ diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Böylece her çıktığı televizyon veya radyo programında kanal değiştiriyor, melodi aklıma geldiğinde hemen aklımı başka bir melodiye yönlendirmeye çalışıyorum. Ve maalesef  böyle hissetmemi sağlayan bir sanatçı değil, bir sürü var.. Bence bu dinleyiciye yapılan büyük bir haksızlık... Müzik alanında bu derece başarılı olduğunu ispatlamış, toplumun çoğu kesiminin saygıyla andığı bir müzik insanının, öncelikle yaptığı işe ve dinleyicisine karşı bir sorumluluğu olmalı diye düşünüyorum. Bu sorumluluk duygusunu taşımayıp “Yahu bende insanım ve benimde fikirlerim var” noktasına gelindiğinde ne oluyor peki ? Hem müzisyen evrenselliğini kaybetmiş oluyor, hem dinleyici kesiminde düşüş oluyor, hemde dinlemek isteyenlerin gözünde değeri düşüyor,dinleyicide bir hayal kırıklığı oluşuyor, bunun sonucunda da birden aşırı bir tepki yağmuruna maruz kalıyor... Bence bu sanatçı açısından da çok vahim ve üzücü bir durum...

Bu konuda büyük bir titizlikle davranıp çizgisini bozmayan ve gündemdeki yerini koruyan tek kişi Tarkan sanırım. Süper star olmak kolay iş değil... Ve belirtmeden geçemeyeceğim Bora Öztoprak, Ümit Sayın, Metin Özülkü, Eda Özülkü , müzikten spor alanına kaptırdığımız Ercan Saatçi ,İlhan Şeşen, Nilüfer, Kayahan ve aklıma gelmeyen bir çok kaliteli sanatçımız da var çok şükür. Şuan aramızda olmayıp gerek sanatçı kişiliği, gerek insani yönünü takdirle andığım sevgili Barış Manço'yu da anmadan geçemeyeceğim. Sanata yıllarını vermiş ve verecek olan sanatçılara, müzik adamlarına bir dinleyici olarak naçizane tavsiyem :

-Müzik evrensel bir dildir. Müzikle uğraşmak ciddiyet ister. Lütfen ya bu işi yapmayıp beyanda bulunduğunuz saçma konulara yöneliniz ya da müziğinize geri dönün, beni ve dinleyicilerinizi de bu çileden kurtarın! Sadece yaptığınız iş ile anılın... İlla ki ben başka bir şeylerle de anılmak istiyorum diyorsanız insanlığa yapacağınız yardımlarla anılın da hayrına dua alın...



6 Eylül 2014 Cumartesi

Zaman yoksunu kadınlar...









     Biz kadınlar kendi aramızda sohbet ederken, hatta dertleşirken bazen şöyle bir cümle kurarız “Kadınların çilesi hiç biter mi kızım ?” yada “Ev işi hiç biter mi?” . Geçmişten bugüne kadınların hayatlarını bir gözden geçirin...Multi milyoner olanları değil tabii ki :) Eski zamanlardan beri biz kadınların hayatı hep zordu.Adeta ailenin planlama yöneticisiymiş gibi her şeyi saniye saniyesine planlaması gerekirdi.Sabah kalk,kahvaltı hazırla,çocukları uyandır,yedir,bulaşıkları topla,evi topla,evi süpür,evi sil, tozları al,haftada bir veya duruma göre iki kere çamaşır yıka,çamaşırları ipe as, kuruyunca topla,çamaşırları katla, ütülenecekleri ütüle,öğlen için yemek hazırla,akşam için tekrar yemek yap,çocuklara arada atıştırmalık (meyve,yoğurt,ceviz,fındık vs.) vermek lazım ,çocuklar varken her şey yerli yerinde kalmıyor tabii..Akşam işten eve eşin gelir.Yine kaldığımız yerden devam :) Sofra kur,yemek ye,sofrayı kaldır,bulaşıkları yıka,çayı veya kahveyi koy,servis yap,çocuk kavgası ayır,çocukları banyo yaptır,pijamalarını giydir,uyut ve uyu...Çünkü yarın yine erkenden mesain başlayacak. Genel ev temizliğine hiç girmeyelim bile...Hatta çocukları okula giden kadınların işlerini de katmadım :)
      Kadınların bu durumuna çare olmak için bazı hayırsever arkadaşlar hayatımızı kolaylaştıracaklarını düşündükleri makineleri buldu.Sanırım baya yoğun eşleri vardı ki eşlerinin yüzünü görebilmek için bu makineleri bulmaya kendilerini adadılar :)Derken buzdolabı,çamaşır makinesi,televizyon,radyo,bulaşık makinesi,gırgır,elektrikli süpürge,mikser,doğrayıcı,çırpıcı,su ısıtıcı,buharlı ütü,kahve makinesi,çay makinesi,mikrodalga fırın,yoğurt makinesi,fritöz,çorba makinesi hatta ev süpüren robotlar geldi evlerimize...

Yine de zaman bulamıyoruz.Gün bitiyor ve bir bakıyoruz ki kendimize hiç vakit ayırmamışız.Çocuklar uyuduktan sonra geriye iki seçenek kalıyor.Uyuyup dinlen yada uykundan çal ve kendine vakit ayır...Ne kadar zaman değişmiş, teknoloji her geçen gün kendini aşmış olsa da yine zaman yoksunu kadınlar...Benim tercihim mi? Bence uykudan çal ;)
      Değişmeyen bir gerçek varsa o da ev işi hiç bitmez.Benden söylemesi ;)


4 Eylül 2014 Perşembe

Affetmek...









     Çocuklarımızı yetiştirirken , onlardan öğreneceğimiz çok şey var. Bunlardan biri de affetmek. Şu manzarayı hepimiz görmüşüzdür. İki çocuk, birlikte oynarlarken birden anlaşamazlar ve kavga çıkar. Anneler olaya müdahale edip bir hakem edasıyla onları birbirinden ayırır.Çok değil sadece birkaç dakika birbirinden ayrı kalan çocuklar birbirini sormaya başlar ve bir de bakmışsınız sanki az önce birbirine girmemişler gibi oynuyorlar..Afallayıp kalırsınız:)
     İşte bu şekilde saftır çocuk kalbi..Kin tutmazlar,uzatmazlar, belki de bu yüzden hep mutludurlar. Affedemeyen insanın ruhu kapana kısılmış gibidir.Bir türlü huzur bulamaz.Her ne kadar boş vermiş gibi gösterse de kendini boş veremez. İçeride bir yerlerde haksızlığa uğradığı duygusu yüreğini kor ateşler gibi dağlar. “Bunu bana nasıl yapar?” der durur içindeki ses.Zordur o an ne yapacağına karar vermek.
      Affetmek mi? Affetmemek mi?Affetmek biz yetişkinler için karşı tarafın suçsuzluğunu kabul etme gibi görünür çoğu zaman.Zor gelir insana.Ama şu da bir gerçek ki affetmeyişimizle sadece karşı tarafı cezalandırmış olmayız.Aynı zamanda kendi ruhumuzu da cezalandırırız.Nefessiz kalıyor,her şey üstüne üstüne geliyor gibi hissederiz.Affetmek bizi özgür kılar.Deneyin ve görün. Kırgın olduğunuz insanla görüşmeden önce stres yüklü olan vücudunuz, karşınızdakini affettikten sonra üstünüzden koca bir yük kalkmış gibi rahatlamış hisseder.Birden günlerdir süren baş ağrılarınız son bulur. Hafiflersiniz. Hatta “Üç günlük dünya...İyi ki yapmışım, çok rahatladım.” dersiniz. Affetmek zor verilen karardır.Kendi kendinize şunu sormalısınız : “Ömür boyu azap mı? Ruhani huzur mu?”

    Kendinize bir iyilik yapın ve affedin...Azaptan kurtarıp, ruhunuzu özgür kılın...

Düşmanını affetmemiş kişi, henüz yaşamın en yüce zevklerinden birini tatmamıştır.”
Johann Lavater


30 Ağustos 2014 Cumartesi

Boş kalan çerçeve...




Şimdilerin elektronik ortamda çıstak çıstak yapılan müziklerin aksine bir zamanlar insanın gönlünü titreten, karakterine sirayet eden, sevgi dolu, aşk dolu,hüzün dolu müzikler yapılırdı bu topraklarda.
Türk Sanat Müziği..Adının Türk sanat müziği olduğuna inanmayanlar varsa diye Vikipedi'den küçük bir not: Klasik Türk musikisi veya Türk sanat müziği ,makamlı bir müzik türüdür.Türk müziğindeki başlıca çalgılar şunlardır: Ud, kanun, keman, ney, tanbur, lavta, klasik kemençe, rebab, santur, kudüm,def ve zil.Benim favorim kanundur.
Bir müzik düşünün ki daha ilk tınısında alır götürür sizi sizden.İnsanın haleti ruhiyetine bir anda sirayet eden, “Allah beee..” dedirten şuana dek dilediğim tek müziktir.Sözlerini dinlerken hayatınızdan bir şeyler bulursunuz mutlaka..Şarkıya eşlik eden enstrümanlar ancak bu kadar bir güfteye yakışabilir.Besteyle güfte aşk yaşar, birbirleri için yaratılmışlardır sanki..Naifliğin, mütevaziliğin vuku bulduğu,şeref,onur,haysiyet gibi terimlerin önemini yitirmediği , sevgiliye olan saygı ve sevginin benzeri görülmemiş bir biçimde yaşandığı dönemin müziğidir Türk sanat müziği.İnsanın üzerindeki bütün negatif elektriği alır.Bence çikolatadan daha çabuk mutlu eder insanı..Pek güzel de ağlatır.Ama ağladıktan sonra bir rahatlama, bir arınma duygusu hissettirir insana.
Giden sevgilinin arkasından,
“Bırakma ellerimi
Bırakma yalnız beni
Son defa seyredeyim
O yaşlı gözlerini
Artık bülbül ötmüyor
Gül dolu penceremde
Yalnız hatıran kaldı ahh
Boş kalan çerçevede “
deme inceliğini yaşayabileceğiniz dönemdir. Şimdiki gibi yok bana yüz vermedin, beni nasıl boşadın gibi saçma nedenlerle şiddete maruz kalan kadınların aksine sevgili başının tacı yapılırdı o zamanlarda...İnsanlar şimdiki gibi insanlıktan çıkmamış,yardımsever ve hoşgörülüydüler.Birinin evinde yemek pişince o yoklukta komşuya da gönderilir, ”Kokmuştur” derlerdi..Mahalleli Ayşe teyzeyi bir gün görmesin kapıyı tıklatırlardı hasta mı acaba diye..Düğün dernek hep birlikte yapılırdı.İmece usulü..Evde kimin neyi varsa herkes kapıp getirirdi gelinin çeyizine.İnceliğe bak..Şuan hangi komşu hangisinin külüne muhtaç sorarım size ? Kendi çevremden örnekle mahalleler,komşular hatta aileler artık bölündü..Sürekli bir mıknatıs hali, insanlarda anlam veremediğim bir enerji birikimi..Sakinlik,dinginlik, olgunluk kavramları yok olmuş,çivisi çıkmış bir insanoğlu..
Peki ne oldu insanlara ? Ne oldu Türk sanat müziğine ? Çağa ayak uydurayım derken yok olup gitti tüm değerlerimiz...Teknoloji geliştikçe biz de müziğimiz de değişti.Artık müziklerimiz de insanlarımızda duygusuz,umursamaz ve umutsuz..Demek ki çabuk bozulan bir toplummuşuz onu anladık.Değerlerine,geleneklerine sahip çıkamayan bir toplum...
Yine de ey dost sen ümitsizliğe kapılma..Sen ve ben bunun farkındayız ya biz onlara dinletir kulak dolgunluğu sağlarız.Eminim ki o naiflik,mağrurluk,şerefine düşkünlük onlara da riayet eder.Kim bilir belki bir gün bakmışız küçük Münir Nurettin Selçuklar , İsmet Nedimler, Melahat Parslar yetiştirmişiz..

"Çok insan anlayamaz eski musikimizden.Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden"
Yahya Kemal Beyhatlı



29 Ağustos 2014 Cuma

Ne olacak bu karşıdan karşıya geçmek isteyen annenin hali?

     Bilmece : Bizim tarafa kırmızı ışık yanarken diğer tarafa hangi  ışık yanar?



     Trafikte yolcu minübüslerinden daha fazla gıcık olduğum şey kırmızı ışıkta geçen yolcu minübüsleri ve diğer araçlar.Her zaman içimde uhde kalmıştı bu konu..Neyse ki artık bloğum var ve ülkemizde de düşünce özgürlüğü var değil mi? (Trafikle ilgili yani :))

    Zeynep Ezgi'nin okulu minübüs yolunun altında ,hatta onu sürekli götürdüğümüz yerler de minübüs yolunun altında.Hal böyle olunca minübüs yolunu çok kullanıyoruz ve her seferinde ama her seferinde karşıdan karşıya geçerken bir şöförü dövesim geliyor.Yalan değil bazı arkadaşlarım benim karşıdan karşıya geçerken arabalara kafa tuttuğumu görmüştür.Benim gibi hümanist birini bu raddeye getiriyorlar siz düşünün yani.. Bir gün biri dayak yiyecek ama kim bilmiyorum:)))
Kenarda durmuş pusetinle yeşil ışığın yanmasını bekliyorsun, “anneciğim ışıklarda yeşil yürüyen adam görünce geç demek.O zaman arabalar duracak biz geçeceğiz.Işıkları takip edip bana haber verir misin?”diyorsun.Sonra Zeynep “anne yeşil yandı” diyor.Tam karşıya geçmek için hamle yapıyorsun ki bir minübüs yavaşlayacağına üstüne üstüne geliyor.Bir yandan da gevrek gevrek eliye geç işareti yapıyor.Zeynep ”durun bizim sıramız” diye arabalara bağrıyorken annesinin duracağını mı düşünüyorsunuz? :)) Elimi kaldırıp ışığı gösterip açıyorum ağzımı kapıyorum gözümü..Neler dediğimi hatırlamıyorum gözüm dönmüş oluyor. :))
    Anlamıyorum gerçekten..Kaç metre öteden kırmızının yanacağını anlıyorsun be adam dur işte yerinde. Yasakları delmek tatlıdır tamam da bu da delinecek bir yasak değil ki..İşin ucunda ömür boyu vicdan azabı çekmek var. Işıkları geçince devam etsen gam yemeyeceğim bir de ışığı geçip yolcu beklemek için duruyorsun. Madem az sonra duracaksın ne demeye üstüme üstüme sürüyorsun o zaman arabayı? İki metre sonra binecek insan sana doğru yürüyemez mi? Birde şunu anlamıyorum minübüse yolcu alırken adamın tam önünde durma hizmeti veriyorsunuz da indirirken niye o hizmetten faydalanamıyoruz? Misal:

-İnecek var
-...
-Müsait bir yerde inebilir miyim?
-Birazdan inersin!

   Eee hani beni hiç yürütmeden alıyordun niye inerken yürütüyorsun şimdi ? ”O kadar oturdu,dinlendi azıcıkda yürüsün” diyerek beni mi düşünüyorsun:)



Velhasıl çözümüm banliyö trenimi geri verin bana.Banliyö tren gelsin mavi mibüsler kalksın.Kadıköy-Kartal hattı ilk kalkan hat olsun hatta..Resimde görüldüğü gibi kırmızıda geçen özel araçlar mı ne olacak? Eğitim şart!

28 Ağustos 2014 Perşembe

Üç Günlük Dünyada Üç Günlük Blog Yolculuğum..



Anladım ki blogda yazmak facebook hesabı açar gibi hesap açıp aklına gelenleri yazmak değilmiş..Bir sürü incik cıncık..
Birinci gün nasıl blog açıldığını,şablonlardan nasıl tema ayarlandığını ve ilk yazımı nasıl yayınlayacağımı öğrendim.Şablonlar pek hoşuma gitmedi “bu kadar mı yani ?”,”bu konuda yapılabilecek bir şeyler olmalı..” dedim.Sonra internette yer alan free şablonları keşfettim.Halen istediğim şablonu bulabilmiş değilim ancak tasarım olayını da bir günde öğrenemezdim ya :) Bu arada itiraf etmeliyim keyifli bir şey blog açmak.Bana göre Sims oynamaya benziyor bir nevi :) Sims oynarken en zevk aldığım şey evi dizayn etmekti. Saatlerce eşya alıp evi yeniden boyayıp sonra evi yeniden düzenleyebilirdim :) Bu şablon olayı da öyle bir şey işte.İki gün içerisinde ne kadar tema değiştirdirğimi anlatamam hatta bazı temaları bir kaç kereden fazla denedim:)En sonunda bu tema da karar kıldım.Umarım sizde beğenmişsinizdir.
İkinci gün temayı Türkçeye çevirmeyi öğrendim.İlk kod değiştirme deneyimimdi.Temanın bazı yerlerinde halen başarılı olamadım ama öğreneceğiz onları da inşallah :) Ha birde yazılarıma resim ekledim. Bloğuma gadget eklemeyi öğrendim.
Bugün üçüncü günüm ve öğrenmem gereken çok şeyin olduğunu biliyorum.Zeynep müsaade ettiği sürece tabii :)Evdeyken yapışık ikiz gibiyiz henüz tek başına meşgul olamıyor bızdık..Yap ikinciyi rahatla dediğinizi duyar gibiyim ama onu da benim maçam yemiyor :)Bu arada bir kez daha anladım ki insanoğlunun isteyip de öğrenemeyeceği,yapamayacağı hiç bir şey yok.Bunu ilk iş deneyimimde anlamıştım.Okullar , diplomalar, eğitim illaki gerekli ancak insanın kendini ne kadar geliştirmeyi istediği de çok önemli.Kendi ölçütün yine kendinsin. Hayat sonsuz bilgiyle donatılmış bu bilginin ne kadarıyla yetineceğin sana kalmış..Sanırım bugün telif hakları konusunda araştırma yapacağım.Birde bulogcuanne'nin bugünkü yazısında gördüğüm Arianna Huffington’ın Blog Yazma Rehberi kitabını bir an önce hatmetmem lazım:) Eşimde html kitabını verecek bana bir yandan beni bekleyen ev işleri de var.Bir annenin işi hiç biter mi? Bu arada Blogcuanne demişken kendisine teşekkür etmeden geçemeyeceğim.”Neden blog tutayım? Ve “Bir sene oldu..” yazılarını okuduktan sonra gelen bir cesaret fışkırması ile başladım bu işe..İyi ki başlamışım.


On parmağında on marifeti olan hamarat annelerden değilim belki ama yazmayı severim.Sevdiğim bir şeyi yapmayı daha çok severim :)

26 Ağustos 2014 Salı

Ertele ertele nereye kadar ?



   Bu güne kadar kaç hayalinizin peşinden koştunuz ? Hayalini gerçekleştirmek için atılan ilk adımı ne kadar sürede attınız?
   Çocukken paten kaymayı çok isterdim.Hatta bir ara harçlıklarımı biriktirip gizlice alacaktım aklıma koymuştum.Annem Gültepe'nin yokuşunda düşüp kıracaksın bir yerini deyip almamıştı.İnatçı kadındır annem :) Lisedeyken basketbola heves etmiştim hatta bu sefer serde ergenlik var olduğundan harçlıkları biriktirip basketbol topunu aldım.Bir iki gizlice okul çıkışı arkadaşlar çalıştırdı bahçede.Ama annem öğrenince kız kısmısı basketbol mu oynar dedi ve bu macera da böylece bitti. Lise sona doğru kendime meslek seçmem gerekiyordu.Her zaman çalışırken mutlu olacağım bir mesleğim olsun isterdim herkes gibi :) Annem benim her zaman öğretmen olmamı isterdi.Bir kadın için öğretmenlik en iyi meslek derdi.Aileme spor akademisine girmek istediğimi ve sınava hazırlanmak için bir koç bulmak istediğimi söyledim.Annem "atanmayı bekleyen kaç tane beden öğretmeni var biliyor musun?"  dedi.Peki o zaman güzel sanatlara gideyim resim öğretmeni olayım dedim.Cevabı tahmin ettiğinizi duyar gibiyim :) Evet yine sevgili annem atanamayan resim öğretmenlerini söyledi.Onun istediği matematik veya ingilizce öğretmenliğimiş.Benim de onu maçam yemedi o başka :)
 Ah hayaller , hayaller...Velhasıl girdik sınava çıktı piyangodan Et Endüstrisi..Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu :) Hayal ettiğim bir meslek olmadı belki ama hayal edemeyeceğim kadar güzel bir üniversite deneyimi yaşadım.Kısmet böyleymiş :)
  Kendime ait bir hayalim daha vardı.Yazmak..İlk defa etrafımda beni destekleyenlerle birlikte başlıyorum yazmaya..Bunu sadece kendim için yapıyorum şuan.Belki yazılarımı kimse okumayacak ama ben yine de burada yazıyor olacağım.Bir hayalini gerçekleştiriyor olmak insana acayip bir mutluluk  ve heyecan veriyormuş bilmenizi isterim.Ve şuan yazımı okumakta olan biri varsa ona sesleniyorum eğer bir hayalin varsa erteleme her ne olursa olsun bu mutluluğu yaşamalısın sende..